• Zafer Bayramı'nda gazi oldu Zafer Bayramı\'nda gazi oldu Bu haber 20 Haziran 2016, Pazartesi 08:03:47 tarihinde eklendi
    Değerli gazimiz Sn. Koray Gürbüz'ün Gazi Selami Karanfil ile yapmış olduğu ropörtaj aşağıda sunulmutur.

    Gazi Selami Karanfil

    1969, Erzurum/Hınıs doğumluyum. Beş erkek 4 kız olmak üzere 9 kardeşiz. Ben, erkeklerin en küçüğü ve sondan ikinci çocuğum. Babam çiftçi, annem ev hanımıydı. 

    Babam yarıcıydı; ağaya çalışarak rençperlik yapıyordu. Yani bir başkasının tarlasını ekip biçer, biçtiği başaklı buğdayı harman yerine götürür, başağından daneyi düven ya da patosla ayırır, ayırdığı daneyi hararlara doldurup çer çöpünden temizler ve bunun yarısını toprak sahibine verirdi. Geriye kalan buğdayları da biz kaynatıp “hedik” haline getirirdik. İşlem görmemiş buğdayı un için, hedikten gelen yarma buğdayıysa bulgur yapılması için değirmene götürürdük.

    Bir süre sonra babamın rahatsızlığı nedeniyle köyden çıkıp Erzurum merkeze taşındık. Hastanede kanser tedavisi görüyordu ve çok hastaydı.  Zaten iki sene sonra dayanamadı, vefat etti. 

    Bizi annem büyüttü. Yuvamızı dağıtmadan bizi bugüne getiren annem oldu. Hayatın tüm yükü annemin omuzlarına bindi, çok zorluk çektik. Hiçbir gelirimiz yoktu. Büyük ağabeylerim gitmişlerdi. Biz annemle birlikte 5 kişi kaldık. “Ateş düştüğü yeri yakar” sözü böyle durumlar için söylenmiş olmalı. Fakat hiçbir zaman namerde muhtaç olmadık.

    Babamızın yaptığı gecekondu tipi bir betonarme evde oturuyorduk. O evi halen satmadık. Kalabalık bir aile olduğumuz için dört oda, bir salondu evimiz. O evi de ikiye bölüp iki odasını kiraya vermiştik. 

    Erzurum eskiden daha fazla soğuktu. Evimizin duvarları buz tutuyordu. Soba yakıyorduk fakat söndüğü zaman oda buz gibi oluyordu. 

    İlkokulda hem çalıştım hem de aileme katkı olsun diye çok çalıştım. Sabah okula gidiyorsam, öğleden sonra çalışıyordum. Ortaokulda da lisede de hep çalıştım. Bayramlarda çocuklara pamuk şeker satardım. Kötü işlere bulaşmamak şartıyla para eve gelsin de nasıl gelirse gelsin diyorduk. Utanmıyorduk hiçbir işten. Başımızda büyük yok, baba yok, maaş yok… Ama yine de mutluyduk. 

    Ailemin bu günlere gelmesi kolay olmadı. Simit sattım, ayakkabı parlattım… Büyük ağabeyim tıbbiyede okurken hem okudu hem çalıştı; onunla gurur duyuyorum zoru başardı.

    O çocuk halimle yaşadıklarımı unutamam. Bugün bile simit alacaksam elleri hamur kokan, gözleri hüzünle karışık gurur dolu, dimdik saçları terlemiş bir çocuğun tezgâhından simit almayı tercih ederim. Ben, o çocuklar dururken kazık kadar adamlardan simit almam, alana da iyi bakmam.

    Çocukluğumuz hep yokluk ve çalışmakla geçti ama bu da bir açıdan bizi hayata hazırladı. Hayata çok çabuk atıldık. Kendime ait hiçbir şeyim olmadı. Ne bir odam oldu, ne de bir ayakkabım. Hep ağabeylerimin eskilerini giyerdim. Ama mecburduk, başka çaremiz yoktu.

    Liseye gidene kadar çok başarılı bir öğrenciydim. Öğretmenlerim beni çok severlerdi. Kitaplarımı ve önlüğümü alacak paramız yoktu, bu durumu okul aile birliği biliyordu ve okul ihtiyaçlarımı karşılıyorlardı.

    Lisedeyken büyük ağabeyim Erzurum Atatürk Üniversitesinde Tıp Fakültesini kazandı. Üniversite için mutlaka paraya ihtiyaç var. Onun kitapları, okul masrafları çok pahalıydı. Ağabeyimin okuyabilmesi için birinin fedakârlık yapması gerekiyordu. Liseyi bitirdikten sonra ben okulu bıraktım. Üniversite sınavına girdim, eğitim fakültesini kazandım ama devam etmedim.  Kardeşlerim de aynı şekilde, biz okuyalım diye ortaokuldan ayrılmıştı. Ben de ağabeyimin okuması için üniversiteye gitmedim. 

    Liseyi bitirdiğim sene annem çok hastaydı ve bakacak kimse yoktu. Ablam da evlenmişti. Evde üç erkek kalmıştık. Kardeşlerim evlenecek yaşta değildi. Ağabeyim tıpta okuyordu onun da evlenmesi mümkün değildi. Aile büyükleri karar verdi ve evlendim. 

    Eşim halamın torunuydu. Ben 18, eşim 16 yaşındaydı. Aile karar verdi, biz de boyun eğdik. Eşimle nişanlandıktan sonraya kadar birbirimizi altı ay göremedik. Çünkü öyle bir anlayış vardı. Nişanlı kız evden çıkamaz, bir yere gidemez diye bakılıyordu. Eşimin yurt dışında yaşayan bir amcası vardı. Türkiye’ye geldiği zaman beni nişanlımı görmeye götürmüştü. Evlenene kadar üç-dört kez ya görüştük ya görüşemedik. Düğünümüzü aile dostlarımız yaptı. Kimi düğün yerini tuttu, kimi masrafını üstlendi, kimi çalgıcıyı tuttu. O şekilde evlendik. Yoksa düğün yapma imkânımız yoktu. Ev eşyası olarak sadece yatak odası aldık. Damatlığım bile yoktu. Bir takım elbisem vardı eski, onu giydim. Eşimin gelinliğini bir akrabası almıştı. Düğünden sonra kardeşlerimle aynı evde kaldık. Fakat annemi düğünden iki ay sonra kaybettim. Çok acı bir durumdu benim için.

    Öte yandan şanslıydım da… Çünkü neredeyse hiç tanımadığım eşim çok çok iyi bir insan. O gün bugündür evliyiz. Şu an eşimi canımdan çok seviyorum. Beni hayata bağlayan odur. Bir kızım, bir oğlum var. Çok mutluyum. 

    O dönem Erzurum’da Gazeteciler Cemiyetinin lokali vardı, orada çalıştım. Daha sonra bir otelin restoran bölümünde çalıştım. İranlı turistler geliyordu, iyi bahşiş bırakıyorlardı. İyi para kazanmaya başladım derken 1991 yıllında Körfez Savaşı oldu ve işlerimiz bıçak gibi kesildi. 

    Askerliğimi 2 yıl tecil ettirmiştim. Belki hayırlı bir kapı açılır da üniversiteye devam ederim diye düşünmüştüm. Maalesef olmadı. 

    Askere giderken oğlum 7 aylıktı. Çocuktum ama benim de çocuğum vardı. O zaman baba olmak için belki erkendi ama genç yaşta çocuk sahibi olduğum için bugün çok mutluyum çünkü çocuğumla arkadaş olduk. 

    Tecil bitince celp kâğıdım geldi ve acemi eğitimi için Bilecik Jandarma Er Eğitim Alayına gittim. 

    Gitmeden önce bir miktar para biriktirmiştim. Paranın yarısını eşime verdim, yarısını da bankaya yatırdım.

    Bilecik’te 80 gün kaldım. Bizi, doğu için hazırladıklardan dolayı, eğitimler zordu. 

    Geride bir eş, bir çocuk bırakmıştım, sürekli onları düşünüyordum. Eşimle, evimizde telefon olmadığı için, komşumuzun evini arayıp öyle konuşabiliyordum. 

    Acemi birliği bitti ve benim dağıtımım Hakkâri Şemdinli 2.Bölük 1/118 Jandarma Sınır Tabur Komutanlığına çıktı. Benden önce askere giden arkadaşlarım doğuda olan olayları anlatıyordu fakat Hakkâri’yi duyunca içimden ben şehit ya da gazi olurum diye geçirdim. 

    Bu duyguyla dağıtım izninde eve geldim ve ailemin ihtiyaçlarını karşıladım; odunlarını, kömürlerini aldım ve Hakkâri’ye gittim. 

    Önce Van’a, oradan konvoyla Yüksekova’ya gittik. On beş gün orada kaldık ve yollar güvenli olmadığı için Yüksekova’dan Şemdinli’ye silahsız ve sivil bir şekilde yürüyerek gittik. Arada Durak Karakolu vardı. Bir gece orada kaldık ve ertesi gün tekrar yürüyerek Şemdinli’ye ulaştık. Hemen bize kıyafet ve silah verdiler. Ardından, 10 gün sonra yine yürüyerek Ortaklar Karakolu’nun yakınındaki 2.Bölüğe gittik. 

    Gittiğimizde Haziran’ın başıydı fakat dağlarda da 2 metre kar vardı. 

    Koğuşlarda kalıyorduk ama çok eski ve kötü durumdaydılar. Ekmeğimizi kendimiz yapıyorduk, yemek olarak da konserve yiyorduk. Kumanyamız ayda bir helikopterle geliyordu. 

    Çay içip ısındığımız küçük bir gazinomuz da vardı, ortasında soba yanıyordu. Yakacak odunumuzu sırayla dağdan kesip getiriyorduk. Karakolun hemen yakınından su geçiyordu. Suyu oradan alıp, kazanlarda kaynatıp, banyo yapıyorduk ama ne yaparsak yapalım toprak bitinden kurtulamıyorduk! 

    Eşime sık sık mektup yazıyordum. Pusuda, mevzide, koğuşta, gazinoda yani her yerde… Her mektubun altına da bir şiir yazıyordum. Mektup geldiği zaman çok seviniyordum. Benim mektuplarımı eşim halen saklar ama maalesef onun yazdıkları ben vurulunca kayboldu.

    O dönem terör olayları çok oluyordu, çevrede karakollar basılıyordu fakat bize hiç gelmeye cesaret edemediler. Çok dikkatliydik. 

    Bölüğün emniyeti için üs bölgeleri vardı ve sırayla oralara çıkıyorduk. Karakolda kaldığımız zaman da nöbet tutup, eğitim yapıyorduk. 

    Bir gün eve telefon etme imkânım oldu ve eşimle konuşmak için komşumuza telefon açtım. Oğlumun çok hasta olduğunu duyunca ne yapacağım diye kara kara düşünmeye başladım. O zaman da gözlük kullanıyordum. Bir gün bölüğün üs bölgesindeyim. Aklıma bir şey geldi ve yalandan gözlüğümü kırdım. Bölük komutanımıza gözlüğüm kırıldığını, nöbetlerde zorlandığımı söyledim. Komutanım “konvoy gelince seni yollarım” dedi. 

    Konvoyla Hakkâri’ye gittim. Orada hiç kimse bize nerden geldiniz diye sormadı. Birgün gözlük bahanesi ile dışarı çıktım ve bir arzuhalcinin önünden geçerken “Sevk kâğıdı yazılır” yazısını okudum ve Van Hastanesine kâğıdı yazdırıp, üstüne de bir mühür bastırıp otobüsle Hakkâri’den Van’a gittim. Ama Van’a gidene kadar 10 yerde arama oldu. Gelen askere izin kâğıdımı gösteriyordum ve sorun olmuyordu. Van’dan direk Erzurum arabasına binip geldik. Eşimin tabi haberi yok. Eve gittim, eşim beni görünce şok oldu. Firar ettiğimi hemen anladı. İhtiyaçlarını karşıladım, çocuğumu hastaneye götürdüm ve bankadaki parayı eşime verip beş gün sonra Hakkâri’ye geri döndüm. Orada bir hafta kalıp gözlüklerimi yaptırdım ve birliğime döndüm. 

    Bölüğe dönünce komutanıma durumu anlattım bana “iyi ki başına bir şey gelmemiş, bana söyleseydin ben sana izin verirdim” dedi. 

    Erzurum’da komşularımın çoğu Kürtçe konuşuyordu ve ben de onlarla Kürtçe konuşa konuşa biraz olsun öğrenmiştim. Şemdinli’deyken çarşı iznine çıktığımda esnafla anlaşabilmek için Kürtçe konuşuyordum ve Kürtçe konuşunca sigarayı bile ucuza alıyordum. Şemdinli’de halk çoğunlukla kaçakçılıkla ve askere sattıkları eşyalarla geçiniyordu. Her kapının önünde bir kamyonet, bir de son model araba vardı. 

    Karlar erimeye başladıktan sonra ve yollar açılır açılmaz 504 ve 507 sınır taşları arasındaki Alan Karakoluna gitmek için yola çıktık. Şemdinli’de asfalt yol yoktu, hemen hemen hepsi topraktı. Stabilize olanı bile zor bulurdunuz, üstelik dar ve iki araç yana yana zor geçerdi. Şemdinli’den çıkıp doğuya gittiğinizde yol önce ikiye ayrılır, biri Mezargediği’ne diğeriyse Alan ve Kayalara doğru gider. Bir müddet sonra yol tekrar ikiye ayrılır; biri Alan’a, diğeri Kayalar’a... Biz, Alan Köyüne saptık. Dere tabanından doğru ilerlerken çok tedirgin olmuştum. 

    Dere tabanından ilerlemenin kötü olduğunu komutanlarımız sürekli söylüyordu. Çünkü ister sağdan ister soldan taş atsalar başımıza düşer bir pozisyondaydık. Ayrıca bu yolun her noktası pusuya ve de mayın döşemeye elverişliydi. Fakat seçme şansınız yoktu, o yoldan geçmek zorundaydık. Zaten yolu geçerken “mayına mı basacağım yoksa pusuya mı düşeceğim” diye düşünme şansınız da pek yoktur. O yolu geçiyorsanız, bölgede de teröristler varsa ve o teröristler size karşı eylem kararı almışsa mayına da basarsınız, pusuya da düşersiniz. Biz de bu düşüncelerle karakola vardık. 

    Alan Karakolu, o bölgedeki en sağlam karakollardandı. Kale gibiydi. Mevzileri de iyiydi. Tek sorunu çukurda olmasıydı. Dağların arasında iki derenin içine yapılmıştı. Yeri çok kötüydü. Bir karakolun yapılabileceği en son yerdi.

    Karşımızda İran Karakolları vardı. Dürbünle bakınca askerlerini görüyorduk.

    Karakoldaki tüm personel, sabah güneşin ilk ışıklarıyla birlikte öğleye kadar istirahata çekilir, öğleden sonra ise atış, eğitim ve bakım yaptıktan sonra ihtiyaçlarını giderirdi. Aynı zamanda nöbetleşe üs bölgelerinde keşif ve gözetleme yapar, geceleyinse kimse uyumazdı. Ya pusuda ya da karakolun etrafındaki mevziide nöbet tutardık. O yoğunluğun içinde günler de çok çabuk geçiyordu.  

    Karakolun arkasında Ay Yıldız Dağı diye bir dağ vardı. Onların arkasında da sıradağlar uzanırdı. Oralardan karakola hep taciz atışı oluyordu. 

    Karakolda kendimize ait koyunlarımız vardı. Fırınımız vardı, yanı başımızda kaynak suyu vardı. Yakacak sıkıntımız olmuyordu. Koğuş sistemimiz iyiydi ve temizdi. Banyo imkânları ve şartları, bölüğe göre, çok çok iyiydi. Orada bitlenme de olmuyordu. Fakat içimde hep karakolla ilgili kötü bir şeyler olacağına dair hisler vardı. Sürekli gergindim ve olacakları bilememenin sıkıntısını yaşıyordum. 

    Gece nöbette olan sabah gelir, önce temizliğini yapar sonra koğuşa girerdi. Komutanlarımız bu konuda hassastı. 

    Karakol komutanımız Üsteğmen Hamza Tiryaki’ydi. İbrahim Asteğmenimiz vardı, çok baba bir insandı. Ben onun timindeydim. 

    Timle beraber üs bölgelerine gidiyorduk. Deneyim amaçlı operasyonlara çıkıyorduk. Verilen bölgelere gidip pusu atıyorduk. İki üç gün kaldığımız da oluyordu, bir gün kaldığımız da oluyordu. Kayseri Hava İndirme’den takviyeler geliyordu, uzun operasyonlara onlar gidiyordu. 

    Bölgede kaçakçılık olayı çok olurdu, kaçakçılıkla etkin mücadele ediyorduk. Komutanımız kaçakçılara göz açtırmıyordu. Bizim karakolun basılma sebeplerinden biri de odur. Zira basılma olayından birkaç gün önce bir kaçakçı grubu ile karşılaşmış ve açılan ateş sonucu bir düzine kadar katır vurmuştuk. Genellikle mazot ve koyun kaçakçılığı yapılıyordu. Çok yakalıyorduk. Kaçakçılık katırlarla yapılıyordu. Kırkar, ellişer katırlık katarlar oluyordu. Katır orada insandan değerlidir. Malları bırakıp kaçan da çok oluyordu. Orası tam geçiş noktası. Eskiden kamyonla geçiş yapılıyormuş İran tarafına. Sonra devlet kapatmış. Orada 40 mezarlık bir şehitlik vardır,  çok eskiden kalma. Anlatıldığı kadarıyla yirmi sene önce askerlerden biri kaçakçılardan rüşvet almış. Onlar geçerken o gece askerleri nöbete çıkarmamış. Onlar da karakolu basmışlar. Hatta bizim karakolu da o şehitlerden birinin babası yaptırmış. 

    Bir seferinde 7 bin kadar koyun yakaladık. Bölük Komutanı tutanak tuttu. Köylüler geldiler aracı olmak için… Koyunları almak istediler ama Bölük Komutanı vermedi. 

    Bu olay olduktan 15 gün sonra karakolumuz basıldı. Bir aydır zaten taburun basılacağına dair duyumlar alıyorduk. Normalde karakol mevcudu 150-160 kişidir. Ama karakol basılmadan üç gün önce üç timimiz karakolun kışlık yakacağını tedarik etmek için kırk kilometre uzakta bir orman bölgesine gittiler. Bir hafta kalacaklar, ağaç kesip döneceklerdi. Onlar ayrıldı. Aradan iki-üç gün geçti. Bir tim gözetleme timi, 4 tim de görevde kalıyordu. Onların da bir timi geri hizmette, karakolun ihtiyaçlarını karşılıyordu. Yani üç tim vardı. Karakolun basılacağı hiç aklımızdan geçmiyordu çünkü tabur basılacak diye duyum gelmişti. Ben havancıydım. Dişim de apse yapmıştı. İstirahattaydım; gece nöbete çıkmıyordum. Bir gün yatakhanede uyurken telsizci geldi. “Koğuş kalk!” diye bağırdı, ranzalara vurdu. Sabaha karşı 4 gibiydi. Kalktık, giyindik panikle. Yemekhaneye gittik. Bölük Komutanı bekliyordu. “Çocuklar, çeşitli mıntıkalarda bizim patikalara döşediğimiz mayınlar patlıyor. Sızma hareketi olabilir. Ne olur ne olmaz! Sabaha da az kaldı, iş yakında netleşir. Siz de hazırlıklı olun.” dedi. Timi ikiye böldü. Bizi iki tepeye gönderdi. Arkadaşlarınıza destek verin dedi. Ben havancı mevzisine geçtim. 30 Ağustos 1992 yılının günüydü. Bir yıllık askerdim. Mevziime gittim. Beş-on dakika geçmeden çatışma başladı. İlk ateş onlardan geldi. Her yerden çok yoğun bir ateş vardı. Karakolun her yerini sarmışlardı. Tüm mevzilerde çatışma vardı, kimsenin kimseye yardıma gitmesi mümkün değildi ama herkes bir şeyler yapıyordu. Kimi şarjörünü değiştiriyor kimi ateş ediyordu ama sessiz, hiç konuşmadan, soru sormadan. Tüm silahları kullanılıyorduk fakat teröristler çok kalabalıktı. 

    Karakol çukurdaydı ve teröristler hâkim tepelerden ateş ediyorlardı. Teröristler için açık ve kolay bir hedeftik. Sadece üs bölgemiz olan domuz tepede hâkimiyetimiz vardı, bizim bel kemiğimiz orasıydı ama oradan da bize destek gelmiyordu. Gece orada kalan timden cevap gelmiyordu. Adamlar bizim mevzilerden karakola ateş atıyorlar. Sonradan öğrendim Domuztepe’ye sızma yapmışlar. Hemen hemen bütün arkadaşlarımızı şehit etmişler. İki-üç arkadaşımız kendilerini aşağı atıp kurtulmuş. O tepede 12 arkadaşım şehit oldu. 

    Ben havancıydım, 100 havandan 15 tane ancak kalmıştı. Cephanemiz bitmeye başlamıştı. Her yerden tozlar kalkıyordu. Karşılıklı yoğun ateş devam ediyordu.

    Dumanlı Dağ’daki terörist uçaksavarı hiç susmadan ateş ediyordu. Bir yandan da havan atıyorlardı, havan mermisinin patladığı anı ve çıkardığı kirli beyaz toz bulutunu gece fark etmemiştim ama hava aydınlanınca gördüm. 

    Hava aydınlanınca geri çekilecekler diye bekledik fakat çekilmediler. Sabah saat dokuza kadar hiç kayıp vermedik.

    Saat 09.30’da taburdan 2 BTR araç geldi. Yolda bir askeri şehit vermişler. BTR delik deşikti, mermi gelmeyen yer yok gibiydi. 

    Saat 10.00’a doğru iki F-16 geldi. Teröristler bize çok yakınlar diye bombalayamadı. Çünkü teröristlerle aramızda en fazla 100 metre vardı. Bazı mevzilerdeyse daha yakındı, oradaki arkadaşlarımın bağırmalarını duyuyordum, “Gelin ulan, erkekseniz gelin!” diyorlardı. Bazı arkadaşlarım da karakola yaralıları taşıyorlardı. 

    Fakat o kadar yoğun çatışmaya rağmen teröristler ısrarla karakola ilerliyorlardı. Bir arkadaşım gözümün önünde şehit oldu. Aramızda 10 metre vardı. O an ne düşündüyse, ne gördüyse aniden ayağa kalktı! G3 aldı, tarayacaktı. Pat diye düştü! Orada 3 şehit gördüm.

     

    Saat 10.00’u geçiyordu. Cephanemiz bitti. Cephane yardımı da gelemiyordu, arkadaşlar cephanemiz bitti diye seslendiler. İrtibat hendeğine gitmek için mevziimden çıktım. Mevziinin içinde eğilerek gittim. Oradaki arkadaşlara iki üç şarjör attım. Şafak Astsubay mevzide mermisi bitmiş öylece duruyordu. Onlara doğru şarjörleri attım, döndüm havan geldi! Bir toz bulutunun içinde yere çakıldım. Biraz bekledim, Kelime-i Şehadet getirdim. Baktım ölmüyorum, kendimi yoklamaya başladım. Sol bacağımın parçalandığını gördüm. Etrafıma baktım herkes mevziilerden ateş ediyordu. Kimse yardımıma gelecek durumda değildi. Sürünerek mevziiye gittim. Çankırılı Ahmet diye bir arkadaşım vardı. O da gözünü kaybetmişti. O da geldi bizim mevziiye. Üç kişi olduk. Bir-iki saat öyle kaldık. Kendimi hiç kaybetmedim, bayılmadım. Fakat canım acıdıkça o acıyla sürekli küfretmişim. 

    Bir-iki saat sonra kobra helikopterler geldi. Çatışma halen devam ediyordu. Üç tane kobra gelip onları taramaya başladı. Sabah beş suları başlayan çatışma saat 12’yi gösterirken bitmişti.

    Arkadaşlarımız yanımıza geldi ve bizi karakola taşıdılar; merdiveninin başına yatırdılar beni. Sıhhiye geldi, serum taktı. Karakolun bir tarafına yaralıları, diğer tarafına şehitlerimizi dizmişlerdi. Karakolda 12 şehit saydım, yaklaşık 50 arkadaşım da yaralanmıştı. 

    Sonra ağır yaralılardan başlayarak bizi helikoptere bindirdiler, Şemdinli’ye gittik. Bir doktor helikopterden hiç indirmeden beni direk Hakkâri’ye gönderdi. Orada yine helikopterde ilk muayeneyi yaptılar ve hiç inmeden bu defa Diyarbakır’a gönderdiler. İner inmez ameliyata alındım. Ameliyathanede başka bir asker daha vardı ama durumu acil değildi. Onu çıkarıp beni aldılar. Doktor bana “Ondan geriye doğru say!” dedi, gerisini hatırlamıyorum. Bir gözümü açtım ki yoğun bakımdayım. Her tarafımda hortumlar bağlı. 

    İki gün sonra doktor olan ağabeyim kayınbiraderimle birlikte Diyarbakır’a geldi.

    Ameliyatı yapan doktor: “Bir şeyi yok! İç kanaması vardı, onu da durdurduk. 15 gün yatıracağız sonra hava değişimine yollayacağız.” demiş. Abim geldi, bana bunu anlattı ama ben bacağımı hissetmiyorum dedim. Bakıyorum, bacağım var ama yok gibi! Hiç hissetmiyorum. Sonra Dicle Üniversitesine tomografiye gönderdiler ve ayağımda başka bir daha kurşun gördüler. Onu fark etmemişler. Sadece açık kanamayı durdurmuşlar. Bir kurşun da belimi kırmış. Hemen uçakla Ankara GATA’ya geldim ve ameliyat oldum. 

    Şu an yüzde 98 engelli ve bakıma muhtaç raporum var.

    Yaralandıktan sonra üç defa belimden ameliyat oldum. Sürekli GATA’ya gelip gitmeye başladım. İdrar sıkıntım vardı. Tutamıyordum, sonda kullanıyordum. Onunla ilgili olanlarla beraber toplam 10 ameliyat geçirdim. Şu anda çok sayıda ameliyat geçirmiş olmanın ve ilaç kullanmanın ceremesini çekiyorum; karaciğerim iflas etmek üzere. 

    Tedavim çok uzun sürdüğü için çalışamadım. Bir yıla yakın tekerlekli sandalyede kaldım. Bir yıldan fazla da yürüme desteği kullandım. İki seneden sonra kademe kademe yürümeye başladım. Gece gündüz eşim başımdan hiç ayrılmadı ve sürekli bacaklarımı çalıştırmama yardımcı oldu. 

    O olaydan üç sene sonra, 1995 yılında da kızım doğdu. 

    Gazi Olarak Bir Sıkıntın Var mı?

    Ülkemiz gerçekten kötüye gidiyor. Düşünen, sorgulayan bir vatandaş olarak söylüyorum bunu. Ülkenin nereden nereye geldiğine bakmamız lazım. 1992 terör nasıldı, 2002’de neredeydi, şimdi neredeyiz? 

    Bu ülkede gazi olarak, onurlu bir şekilde yaşayamıyoruz. Milli bayramlarda bayrak asacak cesaretim kalmadı. Yıllardır gazi kimliğim var ama ben otobüslerde kullanamıyorum çünkü bazı otobüs şoförleriyle sürekli sorunlar yaşanıyor.

    Bugünse çözüm sürecinde verilen tavizler yüzünden çok sayıda şehit ve gazi veriyoruz. 

    En büyük temennim bu toplumda şehit ailelerinin ve gazilerin değerinin bilinmesi... Bu güzel ülkenin, cennet vatanın layık olduğu şekilde yönetilmesini umut ediyorum. Türkiyemiz bir kişinin ya da grubun hayalperestliğine, hırslarına ya da anlamsız nefretine kurban edilmemelidir. 

    Bu ülkenin her karışında şehit kanı var. En azından o şehitlerin kanına saygı adına ülkemizi çağdaş bir memleket haline getirmeliyiz. Artık herkesin aklına başına devşirmesi gerekiyor. Düşünen, sorgulayan, nereye gittiğini bilen bir topluma ihtiyacımız var. Bu toplumun cehaletten en kısa zamanda kurtulup, kendi benliğine, Anadolu’nun özü olan eşitlik ve adalet ülküsüne dönmesi, Atatürk’ün ilkelerine sıkı sıkı sarılması gerekiyor. Atatürk’ün olmadığı bir yol karanlıktır ve biz şu anda o yoldan çıkmış bir şekilde, önümüzü görmeden yürüyoruz. Koyu bir Ortadoğululaşma var. Böyle devam ederse kafamızı sert bir kayaya çarpacağız ve bu ülkenin güzel insanları ağır bedeller ödeyecek 

    Fakat ben her şeye rağmen Türk milletinin sağduyusuna inanıyorum. Son anda da olsa milletimiz bu çöküşe mani olacak ve Atatürk’ün rotasında yeniden ülkemizi düzlüğe çıkaracaktır. 

    Kaynak http://www.aydinlikgazete.com

  • Etiketler:
UYARI
Sitemizde yayınlanan ve kaynağı sitemize ait olan haberler, kaynak belirtmek ve bağlantı eklemek koşuluyla başka sitelerde yayınlanabilir. Kaynak belirtmeyen ve bağlantı eklemeyen yayıncılar hakkında hukuki haklarımızı kullanacağımızı saygıyla duyururuz.
0 0
26,903 kez okundu
0
0

YORUMLAR

0 Yorum

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan gazihaber sorumlu tutulamaz.

YORUM YAZ

Ad soyad Mail Adresi Yorumunuz
Kardeş Siteler
  • resim
  • resim
  • resim
  • resim
  • resim
  • resim
  • resim
BİZİ TAKİP EDİN
  • sosyal
  • sosyal
  • sosyal
  • sosyal
  • sosyal
Gazihaber yayın grubu. Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve aktif linkle kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Gazihaber.com Copyright 2011 / 2017 Video İzle - Sözleşmeli Haber - Esnaf Arama - Gaziantep Uyducu - Gümüşhane Haber - İslahiye Haber - Gaziantep Haber -