• Terhis oldu ama geri döndü Terhis oldu ama geri döndü Bu haber 27 Haziran 2016, Pazartesi 08:35:06 tarihinde eklendi
    Değerli gazimiz Sn. Koray Gürbüz'ün Gazi Reşat Bakır ile yapmış olduğu ropörtaj aşağıda sunulmuştur.

    Gazi Reşat Bakır

    1974, Kayseri/Bünyan doğumluyum. Beş erkek, 1 kız; toplam 6 kardeşiz. En büyükleri benim. Babam hem besicilik hem çiftçilik yapıyordu. Tarlamız çok büyük değildi ama bizim ihtiyaçlarımızı karşılıyordu.

    Dört ineğimiz, 5 tane de tosunumuz vardı. Ailenin geçimi o hayvanlarla sağlanıyordu. Annem peynir yapardı, babam da satardı. Bunun dışında babamın bir geliri yoktu.

    Besicilik ile ilgili konu açılınca: “Oo! Bu işte çok para var. Bizim kayınço cipe biniyor!”, “Hayvancılık zor ama parası güzel. Bizim bir arkadaş çok güzel para kazanıyor!” gibisinden sohbetlere şahit olmuşsunuzdur. Fakat o eskidendi, ne zaman büyük sermayedarlar bu işe girdi ve ne zaman et ithalatına izin verildi; besicilik işi de bitti.

    Ailemin ekonomik durumu çok iyi değildi. Kıt kanaat geçinebiliyorduk. Annem de el halısı dokuyordu. Bizim oraların halıları meşhurdur.

    Eskiden Bünyan’da hemen hemen her evde halı tezgâhına rastlamanız mümkündü. Komşular halı dokumada birbirlerine yardım ederlerdi. Bir gün bizim evde başka gün diğer bir evde dokunurdu. Halıcılık, kuşaktan kuşağa aktarılan meslekler gibi, kadınlar tarafından yürütülen bir etkinlikti. Bünyan’da halı dokumak bir gelenekti.

    Annem halıyı başkaları için dokurdu. Halı başına ve ebadına göre para alırdı; o da kaç kişi dokumuşsa bölünürdü. Mesela iki metrekarelik bir halının dokunması günde 6-7 saat çalışarak ortalama 2 ay sürerdi. Halı işinde de, tıpkı diğer işler gibi, parayı üreten ve alın teri döken değil, aracılar ya da tüccar kazanır.

    Evlerde halı dokunması 90'lara kadar yaygındı ancak makineleşme, verilen yoğun emek, girdilerin pahalı olması gibi nedenler dolayısıyla evlerdeki tezgâhlar bir bir bodrumlara indirildi.

    Bünyanlı kadınlar hala o tezgâhları yeniden çıkarıp bir gün halı dokuyacaklarını düşünüyorlar ama bence bu mümkün değil çünkü insanlar artık her şeyin kolayına kaçıyorlar.

    Ben de evin en büyük çocuğu olduğum için aileme katkıda bulunmak adına çalışmak zorundaydım. Bağda, bahçede, halı tezgâhlarında çok çalıştım.

    Ben ipin kirkiti, yani sıkıştırma işlemi bittiği zaman, halıcının atölyesinden alır anneme getirirdim, ben dokumazdım. Dokumak çok özen ve dikkat isteyen bir iştir, motifi kaçırmamak gerekir. Tecrübe olmadan pek yapılamaz.

    Bahçemize soğan, domates, biber ekerdik. Çok büyük değildi sadece kendi ihtiyaçlarımızı yetiştiriyorduk.

    Tek katlı toprak ve taştan yapılmış iki odalı bir evimiz vardı. Çatısı tahtadandı üzerine toprak, toprağın üzerine naylon ve onun üzerine de samanları koyuyorduk; çatıyı samanlık olarak kullanıyorduk. Ahır evimizin hemen arkasındaydı.

    Bünyan, Kayseri’den daha soğuktu. Kömür de pahalı olduğu için alamıyorduk biz de hayvanların gübresinden tezek yapıp yakıyorduk. Tezek iki türlü olur. Kalıpla da, serip kurutarak da yapabiliyorsun. Kalıpla yapmak biraz daha uğraş gerektiriyordu. Kömüre göre tezeğin kalorisi ve ısısı daha düşüktür. Külü de kömürden daha az olur. Fakat külü de kullanılırdı, bahçeye gübre olarak atıyorduk. Yani hayvanların etinden, sütünden, yağından, derisinden ve hatta pisliğinden bile faydalanıyorduk.

    Kardeşlerimle tatillerde yevmiye karşılığı patates, ceviz, toplardık. Girebolu; Bünyan’da yetişen, kırmızı üzüm tanelerine benzer ve böbrek taşlarına iyi gelen bir meyvedir. Kevgirin üzerinde sıkılır ve suyu içilir. Tadı biraz acı olur o yüzden şeker katılır.

    Kazandığımız paralarla okuldaki kırtasiye masraflarımızı karşılardık, kalanını da annemize verirdik.

    Lise bitine, hatta askere gidene kadar, çalıştım.

    Askere 1993 yılının sonunda Manisa/Kırkağaç’ta başladım. Oradaki askerler doğuya gittiği için eğitimler de zordu. Yemin töreni yapıldıktan sonra doğuda özel harekât timlerinde görev yapmak için seçmeler yapıldı.

    “Ailesinden doğuda görev yapan var mı? Şehit ya da gazi yakını olan var mı?” diye sordular, varsa seçmiyorlardı. Gönüllülük esastı.

    O dönem doğu hareketliydi, terör olayları çok oluyordu. Şehit çok geliyordu; duyunca çok üzülüyordum. Lise arkadaşım şehit olmuştu, polis arkadaşım gazi olmuştu. Onları gördükçe ben de üzülüyordum, o yüzden gönüllü oldum ve Foça Komando Okuluna gittim.

    Foça’nın şartları çok ağırdı. Her gün tüfekli, tesisatlı beş kilometre koşuyorduk. Sabah kahvaltısından önce koşup o şekilde kahvaltı yaptığımız da oluyordu. Orada, kurayla timlere ayrıldık. Yani gideceğimiz yeri Alay Komutanının huzurunda kurayla kendimiz seçiyorduk. Hangi bölgeye gideceksek o bölgeden bir rütbeli geliyordu yani tim komutanımız bize eğitim veriyordu.

    Kurayı çektiğimizde İstanbul Halkalı Komando çıkmıştı, çok şaşırdım, doğu bekliyordum

    Üç aylık iyi ve zorlu bir eğitimden sonra bizi amfiye topladılar sonra tabur komutanımız geldi. “Arkadaşlar! Siz, İstanbul/Halkalı’yı çekmişsiniz fakat sizin birlik geçici görevle Ağrı’da. Bu yüzden Ağrı’ya gideceksiniz.” dedi.

    Timimiz 18 kişiydi. Ben tim çavuşuydum. Herkes 15 günlük dağıtım izninden sonra Sivas’ta toplandık. Sivas’tan Ağrı’ya gitmemiz güvenlik nedeniyle 15 günü buldu.

    Ağrı İl Jandarma Alay Komutanlığında arazi yapısı, silahları sıfırlama gibi 20 günlük ek bir eğitim daha aldık.

    Görevlerimize köy aramalarıyla başladık. Daha sonra daha zorlu görevlere gittik.

    Sadece Ağrı’da kalmıyorduk; Kars, Kağızman, Erzincan, Bingöl’e operasyona gidiyorduk. Genellikle bizi helikopterle operasyon bölgesine bırakıyorlardı.

    Hatta ilk büyük operasyonumuz için helikopterler bizi Kars, Kağızman, Erzincan arasında çok derin bir dere yatağına bıraktılar, toplam 3 timdik. Bölgede hiç kimse yoktu. Yirmi üç gün dere yatağında pusuda hiç kımıldamadan bekledik. Tuvalete bile giderken görüntü vermemek için gece yarısı gidiyorduk, kendi aramızda bile konuşmuyorduk. İçimden “Herhalde bizi yanlış yere attılar!” diyordum. Sonra döneceğimiz günün gece yarısında dere yatağında sesler duyduk. Tim Komutanımız tecrübeliydi, “Geliyorlar! Kimse karşılık vermeyecek, bekleyecek!” diye emir verdi. Sesler iyice

    yaklaşıyordu sonra teröristler yerimizi tespit etmek ve kimse var mı diye üzerimize doğru bir iki ateş kez ettiler. Biz karşılık vermeyince bize doğru gelmeye başladılar. Gece görüşle adamları görüyordum. Aramızdaki mesafe 30 metreydi. İçimden “Daha ne bekliyoruz?” derken, Tim Komutanımızın ateşiyle bir anda hepimiz ateş etmeye başladık. Çatışma yaklaşık yarım saat sürdü ve 14 teröristi etkisiz hale getirdik.

    25. gün dönüşe geçtik. Tabi biz, dinleneceğiz diye seviniyorduk ama yoldan geri çevirdiler bizi. Yedi terörist Ağrı’nın girişindeki bir köyde birinin evine girerken köylüler tarafından görülüp alaya bildirilmiş. Alay Komutanımız da herkes operasyonda olduğu için yemekhaneciyle, bulaşıkçıyla, terzisiyle, yani alayın geri hizmetinde kim varsa onları yanına alıp evin etrafını çevirmiş. Biz gittik, Alay Komutanımız üç-dört defa çağrı yaptı ama adamlar yoğun ateşle karşılık verdi. Oradaki 7 kişiyi daha aldık.

    Sonradan yine aynı köyde yaralı yakalanan bir teröristten asıl grubun yaklaşık 300 kişi olduğunu ve ölenlerin yem olarak bırakıldığını öğrendik.

    Silahlı çatışmaya girmek her anlamda çok zordur. İnsan hiçbir şey düşünemiyor o anlarda. Yemek yemeyi, su içmeyi bırakın, alnınızın terini silmeye bile vaktin olmaz.

    Neyse operasyon bitti. Komutanlarımız bizi tebrik ettiler. Ödül olarak da bize operasyon dönüşü güzel bir sıcak yemek ve tertemiz birer yatak verdiler. Konserve yemekten ve toprakta yatmaktan bıkmış olan bizler için daha iyi bir ödül yoktu o anda.

    Yaklaşık 10 gün iyice dinledik, kendimize geldik.

    Normal şartlarda dağda sürekli konserve yiyorduk. Eğer Astsubayınız, helikopter pilotlarına diş geçirebilirse domates salatalık, haşlanmış yumurta falan da geliyordu. O zamanlar bayram ediyorduk. Çünkü konserve dışında her şey bulunmaz nimet…

    Banyo yapmak da büyük sorun oluyordu. Ayda bir kez fırsat bulduysak bayram ediyorduk. Tabi bu sürede saç-sakal birbirine karışıyordu. Çok pis kokuyorduk; elbiseler, botlar dayanmıyordu, sürünmekten her şey parçalanıyordu. Zaten dış görünüş olarak dağdaki teröristlerden bir farkımız kalmıyordu.

    Korumasına gittiğimiz karakollarda banyo yapıyorduk, o da karakol komutanının insafına kalmış. İzin vermezse onu da yapamazsın.

    Helikopter sadece çatışmalarda, tıkama için yer değiştirmelerde, yaralanmalarda ve şehitlerde geliyordu. Geri kalan her durumda, mesafe ne olursa olsun, yürüyerek intikal ediyorduk.

    On günlük dinlenmeden sonra operasyon için tekrar dağlara çıktık ve 6,5 ay sonra dönebildik. Sırtımızda çantalar, o dağ senin, bu dağ benim diyerek arazide terörist arıyorduk. Aslında bir nevi trekking ama tek fark operasyon esnasında tüfeğin elde, kellenin de koltukta oluşu.

    İlk olarak Ağrı/Gülizar Tepe’ye gittik. Orada 2,5 ay üs bölgesinde kaldık. Operasyona oradan çıkıyorduk.

    Sonra Küçük Ağrı’da ve Büyük Ağrı’da kaldık. Küçük Ağrı, Ağrı Dağı’nın 7 km güneydoğusunda bulunan, yaklaşık 4.000 metre yüksekliğinde, sivri yapıda bir dağ. Aslında manzarası çok güzel bir dağ, bir de teröristler olmasa daha da güzel olur.

    Daha sonra Diyadin İlçe Jandarma Komutanlığı tacize uğradığı için bizi helikopterle Tendürek’e attılar.

    İran sınırıyla aramızda bulunan Tendürek dağı iki tepeden oluşan sönmüş bir yanardağ. Yöre halkı, ara sıra duman çıkardığı ve bir tandır gibi sıcak olduğu için, bu ismin verildiğini söylemektedir. Çevresi, tek bir insanın bile geçemeyeceği donmuş lav engelleriyle kaplı. Fakat bu lav kayaları abuk subuk şekilleri ve mağaraları ile teröristlerin barınmasına da olanak sağlıyor. Toprak yok, her taraf kaya. Ne zaman gitsek botumuzun altı sivri kayalardan paramparça olurdu. Orada 70 metre mesafeden bir çatışmaya girmiştik, gündüz olmasına rağmen kayalardan hiçbir şey görememiştik. İki timdik, bizim tim önde gidiyordu. Öncü arkadaş teröristleri görüp, bizi uyardı. Onlar bizi görmemişti.

    Tim Komutanımız, bölgeyi çok iyi biliyordu. Daha önce aynı bölgede 2 yaralı, 1 şehit vermiş. Bizi toplayıp “Fazla dağılmayın, aralarınızı açmayın! Aranızı açarsanız sızma olur. Benim yönlendirmelerine göre hareket edeceksiniz.” dedi.

    Arkadaki tim, kaçış güzergâhını çevirdi. Çatışma iki gün sürdü. Bir bakıyorsun terörist bir buradan, bir öte taraftan çıkıyor. Adam, atıyor ve kaçıyor! Köstebek gibi… Sızma için çok uğraştılar fakat sızamadılar.

    Tendürek’ten sonra Diyadin’e çekildik. Orada ikmalimizi yaptık ve tekrar normal güzergâhımıza döndük.

    Sadece bir arkadaşımız yaralandı, o da intikal esnasında kendi ihmali nedeniyle.

    Toplam 18 ay askerlik yaptım. Tim olarak izin kullanmamıştık ve 1 ay önceden hepimiz 1995 yılında terhis olduk ve evimize döndük. Arkadaşlarımızla ve tim komutanımızla vedalaşırken çok duygulandık. Yol güvenliğinden dolayı terhis olduktan ancak 20 gün sonra eve gidebildim.

    Askerdeyken mektupla haberleşiyordum. Telefon gittiğimiz çoğu karakolda bozuk oluyordu. Ailem de bana mektup yazıyordu. Aileme yaşadıklarımı anlatamıyordum. Sürekli rahatım iyi, sorun yok diye yazıyordum. Her şeyi güllük gülistanlık anlatıyordum.

    Geldikten sonra evde yataklarda yatamadım. Yataklar yumuşak geldi. Dağda yatmaya alışmışım sonra bir battaniye alıp 15 gün kadar bahçede yattım. Sivil hayata alışmam zor oldu ve 1 yılı buldu. Toplum içine girip muhabbet edemiyordum, sohbetleri tuhaf geliyordu. Onlar da benim anlattıklarımı yadırgıyordu. Kendimi yavaş yavaş insanlardan soyutladım. Tenha yerlere gidip oturuyordum.

    Bir süre sonra tekrar doğuya gitmek için sözleşmeli uzman erbaşlığa müracaat ettim. İzin kullanmadığım için terhis belgeleri askerlik şubesi kanalıyla geliyordu. Bütün formları doldurup Ankara’da sınava girdim. Sınavı ve mülakatı kazandım. Ama terhis belgesi elime geçmediği için başvuramadım.

    Sonra aynı timden üç arkadaşın uzman erbaş olduğunu duyunca tekrar başvurdum.

    Ankara Güvercinlik’e geldim. Orada mülakata ve yazılı sınava girdim. Yirmi gün boyunca arkadaşlarımın yanında kaldım. Mevki hastanesinden sağlık raporumu aldım, belgelerimi teslim edip memlekete döndüm. Bir ay sonra sonuçlanır, gidebilirsin dediler.

    Ben de Ankara’da kalmaya karar verdim. Bir yere yoğunlaşırsam hem biraz para kazanırım hem kafa dağıtırım diye düşündüm. Onların yanında çalışmaya başladım. Alçı-boya işi yapıyorduk. Sekiz ay sonra babam aradı, annem evlenmem için iki gelin adayı bulmuş, gel bak dedi. Görücü usulü ile şu anki eşimle nişanlandım. Nişandan sonra tekrar çalışmak için Ankara’ya döndüm çünkü halen evraklarım gelmemişti. Ankara’dan da İstanbul’a geçtim çalışmak için. Bu arada sürekli çalışıyorum ama arayıp evraklarımı da soruyordum. 1997’nin başlarında artık iyice umudu kesmiştim. İstanbul’dan da iyi bir iş almıştım. Onun parasıyla Kayseri’den bir ev aldım.

    30 Ağustos 1997 tarihinde evlendim. Özellikle o tarihi seçtim. Zafer Bayramında evlenmek istedim. 1999 yılında oğlum Hüseyin doğdu. Eşim, Kayseri’de kalıyordu, ben de İstanbul’da boya dekorasyon işine devam ediyordum. İşlerim iyiydi ama güvencem yoktu.

    Sonra aynı timde görev yaptığım bir arkadaşımla birlikte tekrar bütün başvurularımı yaptım, tekrar sınava girdim, tekrar kazandım. İçimden bir daha çağırmazlar diyordum fakat 2 yıl boyunca beklediğim haber bu sefer başvurumdan 15 gün sonra geldi. Erzurum Jandarma Özel Harekât’a atamam çıktı. Ailemin bütün itirazlarına rağmen koşa koşa gittim. İki yıllık sözleşme yaptık noterden. 11 Haziran 1999 tarihinde göreve başladım.

    İlk görevim servis araç komutanlığıydı. Bölük Komutanına gittim operasyona çıkmak istediğimi söyledim fakat kabul etmedi. Görevden gelen ya da gidecek olan personeli evlerinden alıyordum.

    Bir gün görevden gelen bir timi karşılamaya gittim. Bingöl-Karlıova yolunda bir jandarma timi pusuya düşmüş. Beş asker yaralanmış, 4 asker de şehit olmuş. Acil olarak timleri topladılar. Bölük Komutanının gözlerinin içine bakıyordum beni de dâhil etmesi için. O da bana baktı ve sen de geliyorsun deyince çok sevindim. Helikopterle operasyon bölgesine atıldık. Pusu atan 3 teröristi ölü ele geçirdik.

    AİLE

    O dönemde bize 3’er maaş ve iki operasyon tazminatı verdiler. Babama evimi getirmesini söyledim. Başka bir arkadaşa da ev tutması için para verdim. Fakat ertesi gün bir operasyon çıktı ve 10 gün sonra döndüm. Operasyondayken evimin tutulduğunun, eşyalarımın geldiğinin, yerleştirildiğinin, hatta ailemin de geldiğini haberlerini alıyordum. Ama bizim 10 günlük görev oldu 45 gün. Operasyondan gece 02.00’de döndük ama evimin yerini bilmiyorum. Onlar apartmanı biliyorlar ama daireyi bilmiyorlar. Beni binanın önüne kadar bıraktılar ama saat sabah 03.00! Yanlış kapıyı çalarsam diye içimde şüphe var. Bir yandan da 45 gündür banyo yapmamışım, saç sakal birbirine karışmış, üstüm başım toz çamur… Ailemin beni bu şekilde görmesini de istemiyorum. Bu düşüncelerde iken camdan babam bana seslendi. Kapıyı açtılar, çok duygulu anlar yaşadım.

    On dokuz ay Erzurum’da bu şekilde görevlere gittim. Sonra, istemediğim halde, 2001 yılında tayinim Bilecik Er Eğitim Birliğine çıktı. Bilecik’te 3 sene kaldım. Dördüncü sene tayin zamanı gelince tekrar Özel Harekât Birliklerinde görev yapmak için dilekçe yazdım ve 2004 yılında Mardin Özel Harekâta tayinim çıktı. Bu arada kızım Eda Nur doğmuştu. Mardin’e giderken eşimi ve çocuklarımı da götürdüm.

    MARDİN

    Güneydoğu, Doğu Anadolu’ya göre daha ağır şartlardaydı. Sıcak çok oluyordu, su bulamıyorduk. Erzurum ve Ağrı’da su bulmak çok daha kolaydı. Ama Mardin ve çevresinde su yoktu. Operasyona giderken konserve yerine su alırdık.

    Doğu ve Güneydoğu halkını; örgüte gönüllü destek verenler, mecburiyetten destek verenler ve karşı gelenler olarak sıralarsak 1994 yılında Ağrı halkı, terör örgütünü kısmen destekliyordu. 1999 yılında Erzurum halkı, Ağrı’ya göre daha iyiydi, teröriste destek veren çok azdı ve terör de hemen hemen bitmişti. Operasyona çok fazla çıkmıyorduk. Araziye çıkmadığımız zaman da oluyordu fakat terör bitmişti ve sesleri kesilmişti. 2002 yılında ben Bilecik’teyken arkadaşlarım ile yaptığım telefon görüşmelerinde terörün birden bire arttığını söylüyorlardı. 2004 yılında Mardin halkının önemli bir kısmı PKK’yı destekliyordu, terör açısından çok hareketliydi. Fakat biz operasyonlara çok fazla çıkmıyorduk. Sadece rutin faaliyetlere ve normal devriyelere gidiyorduk. Bu nedenle PKK köylerde bir boşluk buldu ve halktan her türlü desteği sağlamaya başladı. Böylelikle hareket alanları genişlemiş oldu.

    Mardin’de PKK terör örgütü vur-kaç taktiği uyguluyordu. Çatışmaya girmekten kaçınıyorlardı. Uzaktan kumandalı bombalarla zayiat veriyorlardı.

    MARDİN’DE İLK ÇATIŞMA

    Mardin/Cehennem Deresi, çok tehlikeli ve PKK için kurtarılmış bir bölgeydi. Bir patika vardı, Mardin’de başlıyor Şırnak/Gabar’da bitiyordu. Adı üstünde cehennem gibi bir yerdi. Arazi yapısı terörist için uygundu, çok fazla mağara olduğu için PKK kışı burada geçiriyordu.

    Bir gün haber geldi. Teröristler bir muhtarın kızını zorla almışlar. Kaçarken bir mağaraya girmişler, korucular da onları orada sıkıştırmışlar. Bizi helikopterlerle oraya bıraktılar. Ne yaptıysak teslim olmaları için ikna edemedik. Zaten biz gittiğimizde muhtar ve korucular çok uğraştıklarını söylediler. Fakat mağaraya kim girmek istese ateş etmişler, 2 korucuyu da yaralardı. Çatışma 3,5 saat sürdü. Mağaraya girdik sadece 2 terörist vardı, muhtarın kızı yoktu içeride. Arama yaptık sonra dipte bir yerde çok ufak bir delik gördük. Meğer oradan başka tarafa çıkıp kaçmışlar.

    Mardin’de özellikle 2008 yılında çok sık operasyona gidiyorduk ama en fazla 10 gün kalıyorduk.

    ÖNCÜ

    Timde öncüydüm ve bizim tim de en önde gidiyordu. Öncü olmak hem iyi hem de çok tehlikeli. İlk temas anında vurdun vurdun, yoksa vurulursun.

    Hatta bir kresinde Mardin/Babuk’da teröristle kafa kafaya karşılaştım. Gece hava kararınca İpek Yolu’ndan indik ve yavaş yavaş tırmanmaya başladık. Makilik bir alanına girdik, 3 metre önünü göremiyorduk. Çok tehlikeli bir bölgeydi bu yüzden tırmanma bitene kadar mola vermedik. Tepeye varınca biraz oturup soluklandık. Tam kalkmak üzereyken önümüzden bir hışırtı gelmeye başladı, bir anda irkildik. En önde olduğum için açıkta tek başıma kaldım. Ben hemen ateş pozisyonu alıp beklemeye başladım. O anda bir keklik sürüsü havalandı. Biz sesi kekliklere yorduk ama seslerin bir anda yok olması beni şüphelendirdi. Teröristlerle karşılaşsak direk açık alandayız. On mermi atsalar, beşi benim vücuduma denk gelecek. On metre falan yürüdük yine sesler gelmeye başladı Arkadaşlar yine kekliğe yordu ama bu defa pis pis koku da geliyor. Gece görüşle bakıyorum bir şey seçemiyorum. Termalle bakıyorum, kayaların altı jeolojik yapıdan dolayı zaten sıcak,

    seçemiyorsun. Ben emniyeti açtım yavaş yavaş inmeye başladım, ses de yaklaşmaya başladı. İki adım attım keklikler yine havalandı ve keskin, pis koku daha net gelmeye başladı. Tim Komutanımız böyle durumlarda iki-üç defa ateş edebileceğimizi söylemişti. Döner dönmez ateş ettim, terörist bir tarafa düştü, ben bir tarafa düştüm ama vurup vurmadığımı göremedim. Adamın düştüğü yere inmek istedim fakat tim komutanımız yanında başkaları vardır diye ilk başta tereddüt etti ama sonra yakın arkadaşımla birlikte yavaş yavaş inmeye başladık. Çünkü görmem lazımdı ne vurduğumu. Sesler bu sefer daha net geliyordu ama bizden uzaklaşıyordu. Neyse indik aşağıya, vurduğum adamı yaralı buldum, teröristlerin öncüsüymüş. Altı kişilik bir grupmuş. Mardin’in en azılı gruplarından biriymiş.

    SON SENEMDE MAYINA BASTIM

    Dibek, Üçyol Mevkiinde üs bölgesinin keşfine çıkmıştık. İki tane mayın detektörümüz vardı. Üs bölgesinde mayın araması yaptık ve 2 tane mayın bulup imha ettik. Sonra da helikopter pistini temizledik. O bölge, Şemdin Sakık döneminde eğitim kampı olarak kullanılıyormuş. Helikopterle Bölge Komutanı Tuğgeneral geldi ve sonra helikopter gitti. Bölük Komutanımız kontrol amaçlı olarak, timimi karşımızdaki tepeye gönderdi. Benle badime de siz burada koruma olarak paşanın yanında kalın dedi.

    Arkadaşlarım gittikten 5 dakika sonra puf diye bir ses geldi. Öyle çok kuvvetli bir patlama sesi değildi. Bizim devrelerden Yasin mayına basmıştı. Diz altı tek bacağı koptu, kolu da parçalanmıştı. Helikoptere ben kucaklayıp bindirdim. Bacağını sadece bir deri parçası tutuyordu, o manzara karşısında içim ürperdi. Paşa bizimle birlikte üs bölgesinde kaldı.

    Daha sonra bizim timi, üs bölgesindeki askerlerin değişimi için Midyat tarafından gelen 2 Piyade Taburunun emniyetlerini almaya gönderdiler. Özel Harekât Timi olduğun zaman böyle oluyor işte. Koca 2 taburun emniyetini almaya 13 kişi gönderirler.

    Neyse önceden belirlediğimiz tepeye vardık. Üs bölgesinden askerler değişim için aşağı inerken karşı tepeden teröristler taciz ateşine başladı. Karakoldan destek için gelen BTR’ler hemen karşılık verince sesler kesildi ve askerler rahatça inip gittiler.

    Akşama doğru 16.00 gibi piyadelerin Tabur Komutanı, Tim Komutanımıza akşam “Beyaztoprak Tepe’ye” pusu için gitme emri vermiş. O tepeyi hepimiz iyi biliyorduk, bölgenin en kötü noktasıydı. Hemen hemen her karışında mayın vardı. Birine basmadıysan, diğerine basarsın.

    Beşe doğru yola çıktık. Badim yanımda olmadığı için beni timin artçısı yaptılar. Timin artçısı, tüm tim tepeye çıkana kadar onların güvenliği için bekler. Ben de arkadaşlarımın çıkması için uygun bir yerde mevzi alıp bekledim. Karnım acıkmıştı, çantamdan barbunya konserve çıkartıp karnımı doyurdum. Çok terlemiştim hemen atletimi değiştirdim. Bir taraftan da arkadaşlarıma bakıyordum. Telsizden timin yerini aldığı çağrısı gelince ben de yavaş yavaş yukarıya çıktım. Hangi mevziiye gideceğimi öğrendim. Gideceğim mevziiye iki yol gidiyor. Benden önceki arkadaşlarımın izlerini takip ettim, izler kaybolunca, arkadaşlarıma nereden geçtiklerini sordum. Arkadaş seslendi, “Çantayı uzat alayım. Biz yan taraftan dolandık. Sen de oradan dolanıp gel.” dedi. Çantayı yukarı doğru uzattım. Bir adım attım, ikinci adımda havaya uçtuğumu ve yere sert şekilde düştüğümü hatırlıyorum. Kulaklarımda çok yüksek bir basınç ve çınlama vardı. Tim Komutanı bağırarak “Roket yedik! Kimse mevzisinden çıkmasın!” diye bağırıyordu.

    Bir arkadaşım yanıma geldi, “İyi misin?” diye sordu. “İyiyim!” dedim; bilincim açıktı. Arkadaşıma “Tim komutanına söyle, roket yemedik, mayına bastım!” dedim. Kendi vücudumu inceledim, her tarafımdan dumanlar çıkıyordu. Nerede, ne hasar var ona baktım. Ayaklarımın ikisi de paramparça olmuştu, içimden “Bunlar zor toparlanır!” dedim. Sıhhiyeler gelene kadar bacaklarıma turnike yaptım. Bacaklarıma kan dondurucu iğne yaptım. Turnike yaparken kolum çok acıyordu, elimle yokladım, elim komple yanmıştı ve kırılmıştı. Sıhhiye gelince koluma turnike yapmasını söyledim. Helikopter gelene kadar bilincim açıktı. Helikopterde serum taktılar, biraz rahatladım. Diyarbakır Asker Hastanesine gittik. Beyin tomografisi, bacakların filmi çekilirken kendimdeydim. Ameliyat masasına yatıp da narkozu yiyene kadar her şeyi hatırlıyorum. Bacaklarımda çok yanma vardı, kolum da çok felaket sızlıyordu. Ameliyat masasında da beni soymuşlardı, kendimden geçmeden önce ışıkta kendime bir daha baktım. Sağ bacak diz altı, sol bacak tam diz seviyesinden param parça olmuştu. Kendime geldiğimde uzunca süre ayaklarıma bakmamaya çalıştım, kesildiğini biliyordum.

    İki gün sonra Şırnak’ta bir zırhlı araç devrilmişti, durumu çok kritik olanlar vardı. Ambulans uçakla hep beraber GATA’ya getirildik. GATA’da ortopedi kliniğinde yattım. Hastanede bacağım enfeksiyon kaptı, iki defa daha ameliyat oldum. Bu işlerin hepsi 28 gün içinde oldu. 28 gün sonra yaralarımın kapanması için Kayseri’ye döndüm.

    Ailem üzülmesin diye haber verdirmemiştim. Bu arada eşim üçüncü çocuğumuz Ömer’e hamileydi. Annem babam çok üzüldüler. Bir ay içinde babam iki defa, annem de bir defa kalp krizi geçirdi. Eşim de doğuma gitti. Ben kendi derdimi bıraktım onlarla uğraştım. Onları teselli etmeye çalıştım.

    Sinir uçlarım çok hassastı. Çünkü protez giydiğim zaman çok canım yanıyordu. Elektro terapi gördüm bir süre. Yaklaşık bir yıl sonra protezlerim takıldı.

    Bu olaydan sonra bütün hayatım değişti. Çok zor ama sabretmek dışında yapacak bir şey yok.

    Sürekli evdeydim, bir yere çıkmıyordum ama çocuklar anlamıyor ki! En küçük çocuğum Mustafa ısrar edince birlikte parka gittik, ben de bir banka oturdum. Oğlum yanıma geliyor, baba hadi kalk diyor, oynamak istiyor. Salıncağa binmek istiyor, kaymak istiyor. Onu kaldırıp koymamı istiyor. Bakıyor etrafındaki çocukların anne-babaları kucaklarına alıyor çocuklarını, o da istiyor. Bir defa kaldırmak istedim, birlikte düştük.

    Şu an büyük oğlum Mustafa 17 yaşında. Anadolu Lisesi’nde okuyor. Dersleri de çok iyi. En olgunu oydu. Kızım çok etkilendi, çok üzüldü. En küçüğü bebek olduğu için çok etkilenmedi. Hanımım belli etmemeye çalışsa da o da çok etkilendi. O zor dönemi eşim ve çocuklarım sayesinde atlattım. Şu an eşimle ve çocuklarımla çok mutluyum.

    GAZİ OLARAK BİR SIKINTIN VAR MI?

    Gazi olarak en büyük sıkıntım ortez ve protez. İstediğimiz malzemeleri devlet karşılamıyor. Bir limit belirlemiş, onun dışına çıkmam diyor. Fakat belirlediği limitlerde benim istediğim protez yok! Tekerlekli sandalye alacağım, istediğim sandalye için belirlediği limitlerde sandalye yok. Bilmiyorum ne olacak.

    Devletimiz de bizi engelli, sakat olarak görüyor; bizi Gazi olarak görmüyor. Gaziliğin onurunu yaşamamızı, vatan uğruna gazi olmanın hazzını hissetmemizi engelliyorlar. Oysa biz öncelikle Gazi’yiz. Kolumuzun, bacağımızın olmaması bizi “sadece engelli” yapmıyor. Fiziksel durumumuz bir sonuç! Öyleyse devletin ve hükümetlerin bizi sonuç üzerinden değerlendirmesi çok yanlış… Bizler engelli olarak görülmek ve muamele görmek istemiyoruz. Önce Gazi olarak muamele görmek, Gazi olarak tanımlanmak ve Gazi olarak tanınmak istiyoruz.

    Terör konusuna gelince, meseleyi rant açısından değerlendirmek lazım. Çok yüksek rant nedeniyle terör bitmiyor. Politikacılar hem ekonomik hem siyasi rant sağlıyor bu işten.

    Doğu ve Güneydoğu’daki halkı da herkes kendine göre kullanıyor. Halkın büyük kısmı baskı altında... Silahların gölgesi kalktığı zaman sen-ben ayrımı da kalkar ortadan. Bugün birbirine uzak duranlar, terör biter bitmez yeniden sarmaş dolaş olurlar.

    Kaynak http://www.aydinlikgazete.com

  • Etiketler:
UYARI
Sitemizde yayınlanan ve kaynağı sitemize ait olan haberler, kaynak belirtmek ve bağlantı eklemek koşuluyla başka sitelerde yayınlanabilir. Kaynak belirtmeyen ve bağlantı eklemeyen yayıncılar hakkında hukuki haklarımızı kullanacağımızı saygıyla duyururuz.
0 0
40,519 kez okundu
0
0

YORUMLAR

0 Yorum

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan gazihaber sorumlu tutulamaz.

YORUM YAZ

Ad soyad Mail Adresi Yorumunuz
Kardeş Siteler
  • resim
  • resim
  • resim
  • resim
  • resim
  • resim
  • resim
BİZİ TAKİP EDİN
  • sosyal
  • sosyal
  • sosyal
  • sosyal
  • sosyal
Gazihaber yayın grubu. Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve aktif linkle kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Gazihaber.com Copyright 2011 / 2017 Video İzle - Sözleşmeli Haber - Esnaf Arama - Gaziantep Uyducu - Gümüşhane Haber - İslahiye Haber - Gaziantep Haber -