• Yaralı halde 5 km koşu Yaralı halde 5 km koşu Bu haber 08 Temmuz 2016, Cuma 08:25:33 tarihinde eklendi
    Değerli gazimiz Sn. Koray Gürbüz'ün Gazi Cengiz Özerden ile yapmış olduğu ropörtaj aşağıda sunulmuştur.

    Gazi Cengiz Özerden

    1976, Amasya/Merzifon doğumluyum. Ailem, Merzifon/ Yalnız Köyünde çiftçilik yapmakta… Kurulduğunda civardaki tek köymüş, o nedenle Yalnız adını vermişler. Bölgede tarıma en elverişli arazi orasıymış, bu yüzden köyü oraya kurmuşlar. Daha sonra yakın çevreye başka köyler de kurulmuş ancak adı, Yalnız Köy olarak kalmış.

    Üç kardeşiz, en küçüğü benim. Üç yüz dönüm arazimiz var. Genellikle buğday, arpa, pancar ve pancar tohumu, soğan ekiyoruz. Şu an tarım ürünleri çok para etmiyor bu yüzden hayvan yemi olarak kullanılan slaj ekiyoruz.

    On iki yaşından sonra ben de köy işlerinde çalışmaya başladım. Hem okula gidiyordum hem de köyde aileme yardım ediyordum. 28 yaşıma kadar çiftçilik yaptım. Çünkü babam yaşlanmıştı yetişemiyordu, borçlarımız vardı. Ağabeyimle birlikte çalışmaya başladık.

    Çiftçilik emek, özveri isteyen zor bir iştir. Soğan mesela, Nisan ayında ekersin, Ekim ayına kadar sürekli otuyla, çöpüyle, ilaçlamasıyla uğraşırsın. Ben ektiğim ürünleri insan gibi görürüm, bakmazsan hayta olur. Örneğin mantar hastalığı, insanın kanseri gibi, zamanında bakmazsan ve tedavi etmezsen ne yapsan boş… Toplamana bile değmez. Yaprağına bile dikkat etmen lazım. Mesela insan nasıl hastayken beti benzi atar, soğanın da yaprağı kırım kırım

    olur, anlarsın. Her bir tohumun sulandığından emin olmak, suyu idareli kullanmak zorundasın çünkü su paradır, boşa gitmemesi gerekir. Artık eskisi gibi bol su yok, barajlarımız artık kıt. Yağmur döneminde yağmur yazmazsa baraj susuz kalır. Baraj da suyu saatli ve paralı verir. Herkes sırasıyla sular. Köyde köy bekçisi su sırasını takip eder.

    Hasat mevsimi geldiğinde, ürünü zamanında toplamazsan tarlada ziyan olur. Özetle çiftçilik sabır işidir.

    Fakat çiftçi ürününü satarken sabırlı değildir, elindeki ürünü hemen satmak ister. Tüccar ise satış işinde daha sabırlıdır. İstediği fiyat gelene kadar bekler ve genellikle var olan müşterilerin kendisini aramasını bekler.

    Ayrıca dikkat etmezsen kendine zarar verebilirsin. Yedi-sekiz yaşındayken daha yeni yeni çalışmaya başlamıştım, su borularını taşıyordum. Yorgunluktan traktörün dinamosuna parmağımı kaptırmıştım, parmağım kopmuştu. Fark etmemişim bile parmağımın koptuğunu, kanı ve yerde parmağımı görüce anladım. Traktörle hastaneye giderken kopan parmağımı bir bez parçasının içinde ben taşıdım, ara sıra içinde mi diye sıkıyordum, her sıktığımda tüylerim diken diken olup avucumun içi soğuk soğuk terliyordu. Yolda polis durdurdu, olayı anlatınca bize eskortluk yaptı. Yeniden diktiler ama morarmaya başlayınca baş kısmını kestiler.

    Köyde yiyeceklerimizin çoğunu annem yapardı. Tavuğumuzu, yumurtamızı, hindimizi kendimiz yetiştiriyorduk. Arılarımız vardı, balımızı bile kendimiz üretiyorduk. Süt ürünlerini annem kendisi yapardı. Kaymağı taze pişmiş sütün üzerinden sıyırıp yemek var, bir de marketten almak var…

    Evimiz ata eviydi. Babamlar 8 kardeşler. Herkes bir avlunun içerisinde, büyük bir evde dedemlerle birlikte yaşardı. Herkesin kendine ait bir odası olurdu fakat banyo ve tuvalet müşterekti. Biz de 1987 yılına kadar ata evinde kaldık. Sonradan babam kendimize ait ayrı, bahçeli bir ev yaptı.

    Tezekle, ayçiçeği ve pancar tohumunun kökleriyle ısınırdık. Odun ve kömür en son seçenekti bizim için. Tezeği duvarlarda kurutturduk. Sonradan kerpiç döker gibi yapılmaya başlandı ama eskiden biz duvara çarpardık, o kuruyunca kendiliğinden düşerdi. Ayrıca duvarda delik falan varsa atılan yeri de kapatıyordu.

    Üç ineğimiz vardı. Günde 35–40 kilo süt alırdık. O sütten de 15 kilo tereyağı, 10 kilo çökelek yapılırdı. Tabi sırayla; bir gün tereyağı, ertesi gün çökelek... Onlar satılınca parasıyla birikim yapardık. O zamanlar üç ineğin olsun aç kalmazsın derlerdi, şimdi üç inek ancak kendi masraflarını karşılar.

    O üç inek beni okuttu, ablamın düğününü yaptı, ağabeyimin düğününü yaptı. İneğin peyniri, sütü, tereyağı bizi yaşattı.

    ÇİFTÇİLİK ESKİDEN KUTSAL BİR MESLEKTİ

    Ama şimdi köylü ürünlerini değerlendiremiyor. Çünkü maliyetler çok yüksek. Tohum, gübre, ilaçlar çok pahalı. Buğdayı imal ettiğin fiyata ardiyeye sokup satamıyorsun. Satsan da tüccar parayı vadeli veriyor. Herhangi bir ürünü ürettiğin fiyata satamıyorsun. Bu yüzden daha pratik, devlet desteklemesi olan ürünler ekiyoruz, slaj gibi.

    Bir de o zamanlar bir ton buğdaya bir ton mazot alıyorduk. Eskiden akaryakıt istasyonuna altı ton buğdayı yıkıp, altı ton mazotu pey der pey aldığımı bilirim, ama şimdi bir ton buğdayla 100 kilo mazot bile alınmıyor.

    İlkokulu köyümüzde okudum. O zaman hava koşulları ağırdı, yollarda iki üç metre kar olurdu. Evimizle okul arası iki üç kilometreydi. O zamanlar Radyo ya da TV’de kar tatili haberi yapılmazdı. Biz okula gider, okulda öğrenir geri eve dönerdik. Eve vardığımda saat kaç olursa olsun sobanın üzerinde çay demlenirdi ve pencerenin kıyısına oturup, şöyle kafa kaldırıldığında yağan karı görülebileceğim uygun bir pozisyon alır ve sıcacık çayı yudum yudum içerdim. Sohbet arasında ya da çay konacağı sıralarda karın nasıl yağdığına şöyle bir bakardım. Bazen de babamın dışarıda iş yapışını izlerdim. Eve gelip üzerindeki karları silkelemesini ve sobanın başına geçip çatlamış ellerini ovuşturarak ısıtmasını hiç unutmam. Bugün bile kar yağdığı zaman ekmek için çırpınan o öpülesi çatlamış elleri düşünürüm. Herhalde hayatımın en huzurlu anlardan biri diyebilirim.

    Öğretmenimiz baba gibiydi, her şeyimizle ilgilenirdi, Öğretmenimiz hepimize sırayla görevler verirdi. Yaşı küçük olanlara çok sorumluluk yüklemezdi. Onlar sadece tahta silme işi yapardı. Bir işi aynı kişi iki defa üst üste yapmazdı. Bir defa Ahmet tahtayı sildiyse, ikincisinde Mehmet silerdi. Öğretmenimizle birlikte yazın okulda da yakmamız için tezek yapardık, o zamanlar okullarda yakacak olmazdı.

    Köyde küçük bir bakkalımız vardı. Karı koca işletirlerdi. Yeni çıkan şeyleri hemen getirmeye çalışırlardı. Bakkala bazen peynir, süt götürürdüm; tartardı ve onun parasına göre alış veriş yapardık. Bir kilo peynir götürürdüm, o zaman kolanın bir litrelik cam şişeleri çıkmıştı ondan 4 tane alırdım. Birde köylere çerçi gelirdi incik boncuk satmaya. Karpuzcu gelirdi ayrıca. Buğday verirsin karpuz alırsın, buğday verirsin yemeni alırsın. Camiye yardım toplanır buğday verirsin.

    Ortaokulu ve Liseyi Merzifon’da okudum. 1993 yılında liseyi bitirdim. 1996 yılına kadar en iyi bildiğim iş olan çiftçilikle uğraştım.

    ASKERE GİDİŞ

    1996 yılında askere gittim. Acemi birliğim Aydın Jandarma Er Eğitim Taburuydu. Köy yaşamının getirdiği şartlardan dolayı eğitim bana çok zor gelmedi. Ama en çok zorlandığım konu ailemden ilk ayrı olmamdı; ilk kez başıma geliyordu. Tabi zamanla alıştık. Orada 90 gün sonra çavuş oldum. Kura çektik ve bana Şırnak İl Jandarma Komutanlığı çıktı. Fakat bir arkadaşım ısrarla benimle yer değiştirmek istedi ve komutanımızdan izin alarak becayiş yaptık. Arkadaşım Şırnak İl Jandarma Komutanlığına gitti ben Antalya İl Jandarma’ya gittim. Sonradan o arkadaşımın şehit olduğunu öğrenince çok üzüldüm. 1998 yılında terhis oldum ve tekrar çiftçiliğe döndüm.

    2000 yılında Piyade Uzman Çavuşluğunu kazandım. 2001 yılının Kasım ayında Uzman Çavuş oldum ve İstanbul 66. Zırhlı Mekanize Tugayına atandım. 2006 yılında Güneydoğu’ya tayin istedim ve Şırnak/Silopi/Görümlü’ye tayinim çıktı.

    Bu arada 2002 yılında evlendim ve doğuya giderken 2 çocuğum vardı. Bölgenin güvensizliğinden dolayı ailemi götürmeyip Merzifon’da bıraktım.

    Silopi’ye ilk gittiğimde çok şaşırmıştım. Geçim kaynakları çarşıya çıkan askerler ve kaçakçılıktı. Askerler onlar için kazanç kaynağı olmasına rağmen hiç sevmezlerdi. Seven de vardı ama çok azdı.

    Kaçakçılık orada övünç kaynağı olan meslekti. Sokakta patlak bir topla futbol oynayan 7-8 yaşındaki çocuğa sorsan; “Baban ne iş yapıyor?” diye, size çok rahat bir şekilde “Kaçakçııııı?” diye cevap verecektir.

    Ayrıca Türkiye'de kaçakçılık suç değil herhalde, adamı yakalıyorsunuz ertesi hafta tekrar yakalansanız da serbest bırakılıyor. Devletin kontrolünde, kendinden teşvikli bir meslek…

    OPERASYONLAR NASIL OLUYORDU

    O dönem kol düzenine geçilmişti. Makineli tüfek timleri, bomba atar timleri, bir de roket timleri vardı. Toplam 12 kişiydik, komutanlarla 15 kişi oluyorduk. Ben, kolda bixi timinin unsur komutanıydım. Bir avcı eri, bir çavuş, bir roket, bir de MG3’ten oluşan bir unsurdu.

    Görümlü üs bölgesinde kalıyorduk. Dolgu toprakla sonradan yapılmış yapay bir bölgeydi. Kalender Tepenin hemen güney yamacındaydı, batısında Sereder Sırtı, güneyinde Eğri Konak Mahallesi, doğusunda Botaş’a bağlı bir maden vardı. Ayrıca yakınında Koyunören diye bir köy vardı. Teröristleri kovaladığımız zaman orada kayboluyorlardı. Teröre destek veren köylerden biriydi.

    Üs bölgesinin üç mahallesi vardı. “Yenimahalle”, Cudi’nin dibindeydi, arazisi yeşillikti. Nar ağaçları, sebze bahçeleri vardı, arazi olarak memleketime çok benziyordu. Fakat köylüleri farklıydı, bizim oralar vatanına milletine bağlı insanlardı. Silopi köylüleri çiftçilik ve hayvancılık pek yapmazlardı, küçük küçük sebze bahçeleri vardı ama o da yeterli değildi.

    Genellikle “Sereder Sırtına” göreve giderdik. Her taburun bir sorumluluk bölgesi vardı. Dere başına kadar olan 15 kilometre karelik kısım bize aitti. Habur sınır kapısına çok yakındık. İlk temasımı hiç unutmam. Daha çatışma nedir, mermi nedir bilmezken gece 12 sularında pusuya çıktık. Genellikle operasyon güvenliği için görevle ilgili fazla bilgi verilmez. Pusu bölgesine gelip gece görüş gözlüğü ile etrafı kontrol ettiğimde bir görüntü aldım. Acaba dost mudur, değil midir diye düşünürken üstüme ateş açıldı. İlk kez bir çatışmayla orada karşılaştım. İlk olarak şoka girdim fakat uzun sürmedi. Askerlerimin ayakta olduğunu fark ettim bağırarak “Yatın!” dedim ve kendimi bir kayanın arkasına zor attım. Orada askerlerimin gördükleri eğitimi çok iyi anladıklarını fark ettim. Hemen açıldılar, çantalarını çıkarıp çatışma düzenine girip karşılık verdiler. Göğsüm kabardı, korkum uçup gitti. Hemen tüfeğimin üzerindeki noktalayıcıyı açıp tekrar gece görüş dürbününü başıma taktım, etrafa baktığımda bir teröristin bize doğru süründüğünü gördüm, nişan alıp bekledim, tam el bombasını atarken ateş ettim yere düştü. Hayatımda ilk defa bir insana, bir canlıya ateş etmiştim, çok farklı bir duyguydu. Yaklaşık 1 saat çatışma sürdü. Sabah oldu, vurduğum teröristin yanına gittiğimizde halen oradaydı ve yaşıyordu. Hemen sıhhiye çağırdım ve helikopterle hastaneye gönderdik. Hiç unutamam o günü, bir insanı öldürmek, yaralamak asker için çok acı. Ama vatan, millet, bayrak söz konusu olduğunda hiçbir şekilde görevini yapmaktan kaçınamazsın. Ben de yapmam gerekeni yaptım. Hem yurdumu hem de silah arkadaşlarımı korudum.

    NASIL YARALANDIN?

    Bir gün Derebaşına gidiyorduk ve çok tehlikeli bir bölgeden geçiyorduk. Büyük bir dikkatle ilerlememize rağmen bir askerim mayına bastı ve uçuruma uçtu. Onu çıkarmak için kendimi bir ağaca bağlayıp aşağı indim. Askerimin bacağı kopmuştu hemen turnike yaptım, kan durdurucu iğne vurdum. Kopmuş bacağını da alarak yukarı çıkartıp helikopterle gönderdik. Arkadaşımın bacağını küçükken parmağım koptuğu an aklıma geldi ve taşırken tüylerim diken diken olup avuçlarımın içi soğuk soğuk terliyordu. Yaklaşık 1 saat sonra hiç beklemediğimiz anda tekrar çatışmaya girdik. O sene mayın detektörleri gelmişti ve ben en önde üzerimde çelik yelekle mayın araması yapıyordum. Karşılıklı birbirimize atıyorduk, bir ara sendeledim, herhalde yeleğe taş sekti dedim. Mahkûm arazideydik, çıkmak için 4-5 kilometre kadar hâkim bir tepeye koştuk. Koşarken ayağım çok ağrıyordu, ben herhalde bir taşa vurdum dedim ama sabah çelik yeleği çıkardığımda ayağım kanamaya başladı. Yelekten mermi sekerek kasığımı sıyırmış. Allahtan çelik yelek sıkıştırmış ve kan kaybetmemişim, kanama yeleği çıkarınca başladı. Hemen sıhhiyenin yardımıyla ayağımı sarıp en azından akşama kadar devam edeyim dedim. Saat dört gibi açılarak intikale başladık. En önde ben vardım. Dere yatağından ilerliyorduk, yan tarafımızda adam boyunda kuru otlar vardı. Daha önce orayı gözetleyemediğimiz için çalıları sökmüştük ama otlar yeniden çıkmıştı. Çok tehlikeli bir yerdi, otlara baka baka ilerliyordum. Bir süre sonra otların arasında bir kablo gördüm tuzak olabilir diye hemen elimle time dur işareti yaptım. Kablo yola doğru geldiğini görünce time dağılın işareti verdim ama o anda arka arkaya çok şiddetli üç patlama oldu ve ben kendimi havalanıp bir toz bulutu içinde yere düşerken buldum. Ayağıma baktım paramparça, kopmak üzereydi. Hemen üzerimdeki poşuyla sararak turnike yaptım. Tekrar küçük parmağım aklıma geldi ve “vay be” deyip hafif tebessüm yaptım. Beni güvenli bir yere taşıdıklarını hatırlıyorum sonra helikopterde yaralı 4 arkadaşımı daha gördüm. Sonrasını hatırlamıyorum, gözümü Ankara, GATA’da açtım.

    2007’nin eylül ayında hastaneye girdim, 2009 yılına kadar hiç çıkmadım. Yirmi üç ameliyat oldum. Daha halen tedavim devam ediyor. Ayağım kesilmekten kurtuldu ama bu sefer de ayaklarda his olmadığı için dengesiz yürüyorum. Diz kapağım kendini kilitleyemiyor, kalçadan ve belden hareket yapamıyorum. Büyük ve küçük abdestlerimi de hissedemiyorum. Hatta geçen hafta bir alışveriş merkezinde bacağım ters döndü ve düştüm, diz kapağım parçalandı ve kemik dışarı çıktı. His olmadığı için acı da yok. Onda da hemen kendim turnike yaptım ve insanlar etkilenmesin diye üzerini örttüm. Şu an olabildiğince ayağımı kuvvetlendirmeye çalışıyorum.

    GAZİ’LİK NASIL BİR ŞEY

    Ben gazilerin ve şehit yakınlarının bu ülkede onore edildiğini düşünmüyorum. İnsanlar beni gördüklerinde ilk önce “Belediye otobüsüne bedava biniyorsunuz değil mi?” diye soruyorlar. Gazi oldum olalı belediye otobüsüne bir kere bindim onda da otobüs şoförü bana “Geç geç bedavacı!” dedi. O günden sonra binmedim. Ben otobüse bindiğim zaman Gaziliğimden utanmak zorunda mıyım?

    Gazilerin en büyük sorunları ortez ve protez sorunları. Alamıyorsun artık. Alacağın malzemeleri sosyal güvenlik kurumu tam karşılamıyor. Benim en büyük ihtiyacım kanadyen koltuk değneği. Fiyatı 120 lira ama devlet 20 lirasını ödüyor. Burada asıl mesele aradaki 100 TL fark değil. Koltuk değneğinde 100 TL, tekerlekli sandalyede 10.000 TL fark olabiliyor. Burada mesele devletin Gazisini onore etmemesi. Yani bir Gazinin ihtiyacı olan koltuk değneğini eğer devlet vermiyorsa orada sorun var demektir. Bacağını verdiğin devletin dönüp koltuk değneğini sana çok görmesi insanı üzüyor. Bu ayıptan dönülmesi gerekiyor.

    Şu andaki terör olaylarının artmasının nedeni, açılım süreci denilen dönemde teröristlerin zaman kazanarak kendini toparlayıp güçlenmelerine imkân verilmesi... Şu an terör örgütünün milletvekilleri ve belediyeleri var, istedikleri gibi rahat hareket edebiliyorlar. Ve ne yazık ki bunlar hepimizin gözleri önünde yaşandı. Hiçbir şey gizli saklı değildi. Bölge nerdeyse PKK’ya teslim edildi. Adamlar yol kesip, kimlik kontrolü yaptılar. Kendi sözde mahkemelerini kurup devlete meydan okudular. Şimdi hükümet PKK’yla mücadele ediyorum diyor ama çözüm sürecinde yapılan yanlışlardan kimse bahsetmiyor. Milletimizin bu konu üzerine daha fazla düşünmesi ve ders alması gerekir. Aksi durumda her defasında bizleri kandırırlar.

  • Etiketler:
UYARI
Sitemizde yayınlanan ve kaynağı sitemize ait olan haberler, kaynak belirtmek ve bağlantı eklemek koşuluyla başka sitelerde yayınlanabilir. Kaynak belirtmeyen ve bağlantı eklemeyen yayıncılar hakkında hukuki haklarımızı kullanacağımızı saygıyla duyururuz.
0 1
45,380 kez okundu
0
1

YORUMLAR

0 Yorum

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan gazihaber sorumlu tutulamaz.

YORUM YAZ

Ad soyad Mail Adresi Yorumunuz
Kardeş Siteler
  • resim
  • resim
  • resim
  • resim
  • resim
  • resim
  • resim
BİZİ TAKİP EDİN
  • sosyal
  • sosyal
  • sosyal
  • sosyal
  • sosyal
Gazihaber yayın grubu. Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve aktif linkle kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Gazihaber.com Copyright 2011 / 2017 Video İzle - Sözleşmeli Haber - Esnaf Arama - Gaziantep Uyducu - Gümüşhane Haber - İslahiye Haber - Gaziantep Haber -