Devasa uçaklar görüyordum. Hemde küçücük pencereden.
Devasa uçaklar görüyordum. Hemde küçücük pencereden. Dahası küçücük pencereden o uçakları gören, büyüklüÄŸünü algılayan ve resmedebilen benim gözlerimdi. Uçaklardan biri yavaÅŸ yavaÅŸ geriye doÄŸru hareket etmeye baÅŸladı. Dışarıda ki her hareketi farkedip, beynime kaydedebiliyordum. Kameram vardı beynimin içinde. Gözlerimi kapattım. Biraz önce izlediÄŸim her hareketin tekrarını izleyebiliyordum belleÄŸimden. EÄŸlenceli bir oyun haline getirmiÅŸtim bunu. Nasıl olduÄŸuna aklım ermiyordu ama bunu takmadım kafama. Zaten benim aklım birçok ÅŸeye ermiyordu.
-Kemerinizi bağlar mısınız beyefendi!
Bu kibar ama içinde kızgınlık barındırdığını hissettiÄŸim uyarıyla kendime geldim. Kemerimi taktım. Hostes bayan uçakta yapılan anonsa raÄŸmen kemerimi takmamış olmama kızmıştı sanırım. Oysa duymamıştım. Aman diye geçirdim içimden. Çokta kızılacak biÅŸey yapmamıştım zaten. Umursamazlığımı takınarak arkama yaslandım.
-İki milyon dolar kardeÅŸim. BeÅŸ yıl önce hayal edemeyeceÄŸimiz bir paraydı bu. DüÅŸünebiliyor musun birbuçuk yılda kazanmışız bu parayı.
Hemen önümde oturan adam yanındaki arkadaşına iÅŸinden bahsediyordu. Bunları biraz yüksek sesle anlatmasından çevreye duyurma isteÄŸi olduÄŸunu hissettim. Birileri de bilmeliydi o büyük paraları kazandığını. Gayri ihtiyari gülümsedim. Kafamı kaldırıp hostesin hareketlerini izlemeye baÅŸladım. Kabin basıncı düÅŸtüÄŸünde oksijen maskelerimizi nasıl takacağımızı tarif ediyordu. Oksijensiz kalmak! Bunu düÅŸününce ürperdim. Sürekli ciÄŸerlerimize çektiÄŸimiz, bedava olduÄŸundan olsa gerek deÄŸerini hiç bilmediÄŸimiz oksijene muhtaç olmak! Kabin basıncı düÅŸünce hepimizi en fazla ihtiyaç duyacağı, hepmiz için en kıymetli olacak ÅŸey. Önde oturan milyon dolarlık adamın bile…
Az önce camdan gördüÄŸüm devasa uçaklar küçülmeye baÅŸladı. Yükseliyorduk, yükseliyordum. Åžehrin içinden geçen yollar ve üzerindeki arabalar sanki bir çocuÄŸun acemice boncuklarını dizdiÄŸi bir kolye gibi görünüyordu. Evler, apartmanlar mantar kadar kalmıştı. Ben yükseldikçe her ÅŸey küçülüyordu. Önümde oturan adamı düÅŸündüm. Bir buçuk yıllık kazancıyla denizin hemen yanında görünen ÅŸu mantarlardan bir tane alabilirdi belki.
Hangileri zehirliydi acaba mantarların. Bu mantarlardan ve boncuklardan elde etmek için neler feda edilebilirdi? Birilerinin hakkını da kendi birikimlerimize katabilir miydik bunlara sahip olmak için? BaÅŸkalarının gözyaÅŸlarıyla harç yapabilir miydik? DeÄŸerlerimizi ayaklar altına alıp biraz daha süslü mantarlar elde edebilir miydik? Güzel boncuÄŸumuz yada boncuklarımız olsun diye kandırabilir miydik insanları? Peki ya bunları yaparak elde ettiÄŸimiz ÅŸeylerle övünür müydük, utanç mı duyardık? HerÅŸey bunlar mıydı, bunlar için herÅŸey yapılabilir miydi? En önemlisi bunların asıl sahibinin kurallarını çiÄŸneyebilir miydik?
İniÅŸ için koltuklarımızı dik konuma getirmemiz anonsu yapılıyordu. Alçalmaya! baÅŸlamıştık. Biz alçaldıkça az önce gözüme ufacık görünen varlıklar daha büyük daha deÄŸerli hale geliyordu. Alana indiÄŸimizde herÅŸey ne kadar da büyümüÅŸtü tekrar. Bunlar koca koca binalar mıydı? Hayır hayır bunlar küçücük mantarlar ve dışarıda duranlar sadece boncuklardı. Ben onların küçüklüÄŸünü! biliyordum ve gözümde hep öyle kalacaklardı. Bunlar için verilen tavizlere anlam veremiyordum, aklım ermiyordu. DoÄŸru ya zaten benim aklım biçok ÅŸeye ermiyordu. Kabin basıncı düÅŸene kadar bana sunulan bedava oksijeni içime çekerken, kaseti bitene kadar benim olan kameramı çalıştırdım. Bunlar benim ÅŸükretmeme yeterdi. İçimden elhamdülillah diyerek çıkışa doÄŸru yürüdüm…